TESETTÜR, MEDENİYET-İ FÂZILA’YA HİÇ BİR SÛRETLE MÂNİ TEŞKÎL ETMEZ
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, ilmihâl derecesinde ilim öğrenmek ile insanlara muhtaç ve onlara yük olmayacak derecede helâlinden rızık kazanmak her müslim ve müslimeyn (müslüman erkek ve kadın) üzerine farz olduğunu beyan buyurarak herkesi kendi gayret ve çalışmasıyla geçinmeye sevk ve icbar etmektedir. Hicab ve tesettür gibi şer'î hükümler medeniyet-i fâzılaya mâni olsaydı kimsesiz ve fakir kadınların kendi çalışma ve gayretleriyle geçinmeleri farz kılınmaz ve Hz. Âişe (r.a.) gibi, müslüman kadınların meşâhirinden (ünlülerinden), iktisab etmiş (kazanmış) oldukları fazîlet ve kemâle nâil olamazlardı. Şer‘-i şerîf nazarında kadınların öğrenecekleri ulûm (ilimler) ve fünûn (fenler) üç kısımdır: Vacib, mendûp, mubâh. İlmihal derecesinde i'tikâdiyet (inanılacak şeyler) ve ameliyyat-ı diniye (işler) ile karı-koca hukûkuna dâir içtimâî meseleleri öğrenmek her müslüman kadına vâcibdir. Koca ile muâşeret keyfiyetini, ev idaresini, çocuk terbiyesini, maîşette iktisad ve tasarruf gibi faydalı ma‘lûmatlar ile terzilik, dokuculuk, örücülük, ip eğirmek ve bükmek, nakış ve aşçılık gibi kadınların hallerine mütenâsib olan faydalı sanatları öğrenmek mendûbdur. Çünkü, “Kadın Rabbisinin farz kıldığı ibâdetleri edâ edip, kocasına itaat eder ve elinde ip eğirme aletini hareket ettirirse Cenâb-ı Allâh'ı mütemâdiyen tesbîh etmiş gibi sevâba nâil olur. Elinde ip eğirme âleti, işine devâm ettiği müddetçe sanki cemaatle namaz kılmış gibi sevâba nâil olur. Çocukları için yemek pişirdiği zaman, küçük günâhları dökülür.” hadîs-i şerîfi ile Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz dînî farzlarını edâ eyleyip de, el işleriyle, ev işleriyle meşgûl olan kadınlara sevâb ve mükâfat va‘d buyurmaktadır. (Hüseyin Erdoğan, İslâm’da Kadın Tesettür İzdivaç, 350.s.)